künh.

#araf

Ben öyle gösterişli muhabbetlerin insanı değilim. Bir demet gül yahut birkaç süslü kelâm ile gönlüm alınmaz benim. Ben, insanın hâlinden anlamasını severim. Söylemeden yüzümden neyin geçtiğini sezmesini, sustuğum vakit sükûtuma ortak olmasını, “bir şeyin mi var?” diye usulca gönlüme dokunmasını... Bir kitabın sayfasında altını çizdiğim cümleyi merak etmesini, sevdiğim şarkıyı dinlerken beni hatırlamasını, yağmur yağdığında pencereye bakıp “şimdi bununla beraber ıslanmak isterdi” diye düşünmesini severim. Ben biraz eski zaman insanıyım galiba. Muhabbetin aceleye gelmediğine, gecenin bir vaktinde edilen uzun sohbetlerin kıymetine, bir insanın sevdiği şeyleri ezberlemenin dahi bir çeşit sadakat olduğuna inanırım. Bana kusursuz birini de aramam. Benim de huysuzluğum vardır, nazım vardır, lüzumsuz yere alındığım vakitler, içime kapanıp hiçbir şey yokmuş gibi sustuğum günler vardır. Beni sevecek olanın bunların hepsini hoş görmesi değil belki ama beni bunlardan ibaret sanmaması kâfidir. Gönlüm, kendisine büyük vaatler verenlerden ziyade küçük şeylerde vefasını gösterenlere meyleder. Bir fincan kahveyi nasıl sevdiğimi bilene, hangi çiçeği görünce gözlerimin parladığını fark edene, sevdiğim kitabın arasına küçük bir not bırakana, yağmurdan kaçmak yerine elimden tutup benimle ıslanana... Velhâsıl, ben sevilmekten ziyade gönülden düşünülmeyi severim. Çünkü insanın gönlünde yer etmek başka, o gönülde her gün yeniden hatırlanmak başkadır. Benim nasibime düşen muhabbet de böyle olsun isterim: Gösterişsiz, eski usul, biraz mahcup... Lâkin hakiki.